Azerbaycanca İlk Dinsiz Forum

Cesaretli Olun


    DİNLER TARİHİ’NDE ÇAĞDAŞ METODOLOJİK PROBLEMLER-5

    Paylaş

    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 72
    Kayıt tarihi : 25/09/09
    Nerden : Istanbul

    DİNLER TARİHİ’NDE ÇAĞDAŞ METODOLOJİK PROBLEMLER-5

    Yeni mövzu tarafından Admin Bir B. Sen. 27, 2009 4:33 pm

    E. Sömürgecilik Sonrası (Post-Colonialism)[122]




    Basit
    bir tanımla sömürgecilik, askeri ve siyasi güç kullanarak, ekonomik açıdan
    hammadde ve ucuz işgücü kazanılabilecek yabancı bir toprağa girmek ve buna
    uygun şartları yaratıp bu durumun idamesi için çaba göstermektir. Bu terim,
    aynı zamanda yabancı işgal güçleri ile yerli halklar arasında sürekli artarak
    devam eden sömürgeci güçler lehine kültürler arası alışverişi, etkileşimi ve
    karşılaşmaları da içerecektir[123].



    Dinlere
    yönelik sömürgeci tavırların izleri sömürgeciliğin etkin olduğu yıllara kadar
    gider. Söz gelişi 1847’de İngiliz teolog Frederick Denison Maurice, The
    Religions of World
    (Dünya Dinleri) adlı çalışmasında dinlerle ilgilenen
    akademik bir disiplinin, öncelikle öteki ülkelerle ticaret işine girişen,
    onları fetheden veya onları hakimiyeti altına almak ve bu hakimiyetini
    sürdürmek isteyen bir ulus için yararlı olacağını açık bir dille belirtmişti
    [124].


    Daha
    yakın bir dönemde (1958), Amerikan Dinler Tarihçi Huston Smith, The
    Religions of Man (İnsan’ın Dinleri)
    adlı eserinde Amerikan Hava
    Kuvvetleri’ne özel olarak verdiği Dinler Tarihi konferansları dizisinin çok
    yararlı olacağını umduğunu zira bu tür bilgilendirmelerin bir gün önemli
    işlevler göreceğini belirtir. Söz gelişi ona göre belki ileride, incelemekte
    oldukları kavimler veya onların güçleri, Amerika için müttefik veya düşman veya
    askeri işgal unsurları olabilecektir
    [125]


    Günümüzde
    pek çok alanda olduğu gibi din bilimleri alanında da çoğunlukla antropolojik
    araştırmalarla üretilen din hakkındaki Batı menşeli bilgilerin, sömürgeci
    güçlerle yakın ilişki içinde olduğu ileri sürülmektedir. Söz gelişi Ortadoğu
    kökenli Edward Said, 1978’de yazdığı ve 1993’e kadar pek çok baskısı yapılan Orientalism
    (Şarkıyatçılık)
    adlı eleştirel eserinde, sömürgecilik ve sömürgecilik
    sonrası dönemlerde sosyal ve kültürel antropologlar başta olmak üzere batılı
    bilim adamlarının oynadıkları etkin rolleri geniş olarak anlatmaktaydı. Ona
    göre Oryantalizm, Batı kaynaklı metinlerdeki basit Doğu algısı değildir. Aksine
    bu sömürgeci bir ideolojidir ve daha çok, Batılılara ait Doğu hakkındaki
    jeopolitik bir bilincin, estetiksel, bilimsel, ekonomik, sosyolojik, tarihsel
    ve felsefi metinler içinde yayılmasıdır
    [126].


    Aynı
    şey tarih için de düşünülebilir; söz gelişi sömürgeci güçler için sömürülen
    topraklardaki insanların/kavimlerin yerel tarihleri hakkında sağlıklı bilgi
    olmaksızın, o topraklarda tutunmak imkansızdı. Bu yüzden sömürgecinin
    arzuladığı kognitif yapı, “tebaa/hizmetkar olma, hatta sömürgeciliğe uygun
    olarak hayatı anlamlandırma ve sömürgeci gücün o topraklarda istikrarı” olarak
    belirlenmişti. Sonuçta sömürgeci güçler için bu konuları tahlil edecek yeni
    akademik metotlara ihtiyaç vardı[127].



    Avrupa
    sömürgeciliği sadece İngiltere[128]
    ile sınırlı değildir, İspanya, Hollanda, Fransa, İtalya, İskandinavya ülkeleri
    de muhtelif dönem ve yerlerde sömürgeciliği yürütmüş ve bunu küresel bir
    fenomen haline getirmişti. Sömürgeciliğe fayda sağlayacak çalışmalar listesinin
    en başında, tarih, etnografya, antropoloji gibi doğrudan “yerel halkların
    kimliğini merak eden ve bu konuda sömürgecilerin merakını gideren” çalışmalar
    olmuştur. Tabii olarak Amerika yerlileri, Afrika, Ortadoğu, Güney Asya, Doğu
    Asya ve Büyük Okyanus gibi bölgelerdeki insanların dinleri, inanç kültleri de
    sömürgeciliğin meraklandığı alanlardı. Dinler Tarihi’nin sömürge ve sömürge sonrası
    dönemlerdeki durumu ile gelecekle ilgili kaygıları, metodoloji çalışan Dinler
    Tarihçiler için önemli bir fenomen olmuştur.



    Biraz
    daha somut bir ifadeyle Dinler Tarihi geçen bir buçuk asır içinde bazı dönemler
    sömürgeci devletlerin milli politikasına hizmet etmek gayesiyle kullanılmıştı.
    Söz gelişi bu devirlerde disiplin, mahalli kültürleri “tanımak, yararlanmak ve
    kontrol altında tutmak”gayesiyle siyasi ve tarihsel hak iddia eden güçler
    tarafından nüfuz altına alınmak istenmiştir. Bu etkileri dönemin Dinler
    Tarihçilerinin çalışmalarında açıkça görmek mümkündür. Söz gelişi; İngiliz
    Dinler Tarihçiler, klasikler ile Doğu ve Afrika dinleri çalışmalarına, Fransız
    Dinler Tarihçiler, Afrika dinleri ve klasiklere, İtalyan Dinler Tarihçiler,
    klasik döneme, Alman Dinler Tarihçiler, Asya ve Yakın Doğu araştırmalarına,
    Hollandalılar, Endonezya ve Afrika dinlerine, Danimarkalı ve İsveç Dinler
    Tarihçileri, Yakın Doğu ve Asya dinlerine yönelmişlerdi[129].



    Daha
    öznelleştirirsek Dinler Tarihi bağlamında ilk dönemin kendini sömürgecilikten
    arındırdığı tam olarak söylenemez. Nitekim Friedrich Max Müller (Ö. 1900)’in
    modern Dinler Tarihi disiplininin kurucusu olarak 1870 yılında verdiği bir
    konferansta İngiliz sömürgecilik ve emperyalizm kültürünün kendi akademik din
    çalışmalarına maddi ve manevi destek olduğunu açıkça itiraf eder. Dahası
    Mukayeseli Din Bilimi’ni geliştirirken Müller, diğer teorisyenlerle
    [130]
    birlikte hareket ederek İngiliz sömürge merkezleriyle taşradaki sömürge
    toprakları arasındaki uzaklık ve farklılıkların giderilmesi ve ilkel
    dönemlerdeki ataların karakteristiklerini yerinden görülmesi için
    çalıştıklarını
    açık bir şekilde söyler
    [131].
    Hatta Müller, biraz daha ileri giderek “böl ve yönet” (divide et
    impera) şeklindeki Latinlerin
    sözünü Dinler Tarihi’ne uygulamaktan çekinmez
    ve onu “tasnif et ve fethet” (classify and conquer) şekline dönüştürür[132].
    Zaten Müller, başta Rig Veda’nın İngilizce edisyonu için gerekli finansman
    kaynağı olmak üzere Hint kültürel mirası konusundaki uzmanlığının maddi
    desteğini, sömürgeci Doğu Hint Şirket’ine (East India Company) borçlu olduğunu
    açıklamaktadır. Buna ilave olarak o, din ile ilgili teoriler için gerekli
    “hammaddelerin” sömürgelerden gelmesi gerektiğini söylerken
    [133]
    aslında toplanan bu malzemelerin “metropolitan” merkezlere taşınıp buralarda
    emperyalist amaçlı din çalışmaları yararına kullanılmak üzere işlenip
    teorileştirilmesi gerektiğini anlatmaktadır.



    Bu
    bakımdan pek çok çağdaş Dinler Tarihçisine göre Müller ile beraber dönemin bir
    çok bilim adamı, sömürgecilik bağlamında “fazla masum” değildir. Hatta onlara
    göre bu bilim adamları, mukayese metodunu öncelikle “taşradan” gelen ve farklı,
    exotik ve “vahşi dünya” olarak değerlendirilen yabancı yerlere ait bilgiler
    için kullanmaktaydılar ve bunu yaparken de dinin kaynağı konusunda dönemin baskın
    teorisi, evrim anlayışına göre hareket ediyorlardı[134].



    Sömürgeciler
    ile din bilimleri arasındaki ilişki özellikle çağdaş Dinler Tarihçilerin
    dikkatinden kaçamayacak ölçüde derindir. Özellikle Amerikan kökenli din
    bilginleri, eski dönem sömürgecilik konusunda Avrupalı meslektaşlarının daha
    özeleştirili davranması gerektiğini ve bunun gerçek bilimsel çaba olacağını
    belirtirler. Bunun yanında Avrupalılara ait din bilimlerinde muhtemel ileri
    sömürgecilik teorileri (post-colonial theories), metodolojik sorun olarak
    önemli din bilimi dergilerini meşgul etmektedir. Söz gelişi çağdaş bazı Dinler
    Tarihçiler, söz konusu modern sömürgecilik döneminde baskın kültürün etkisi
    altında melezleşen pasif kültürlerin oluştuğunu ve melez yerel kültür ile üstün
    ve baskın olan kültür arasında senkretik bir durumun ortaya çıktığını ileri
    sürerler
    [135]. Melezleşen
    kültür
    terimi, karmaşık bir din anlayışını akla getirse de aslında dinî
    açıdan zihinsel sömürgeciliği ima eden bir kelimedir. Çağdaş Dinler
    Tarihçi David Chidester, ileri sömürgecilik zihniyetinin, baskı altındaki yerel
    kültürlere yönelik olarak din olgusu yeniden tanımlamak istediğini ve onu
    alabildiğine açık ama söylem, pratik yarar ve sosyal stratejiler bakımından
    baskın kültüre doğru kayan bir şekle sokmaya çalıştığını, böylece sömürülecek
    dindar kitlenin karmaşık ve çok kültürlü bir dünya içine sokulmak istendiğini
    iddia etmektedir
    [136].


    İleri
    sömürgecilik eleştirilerine muhatap olmamak için çağdaş Dinler Tarihi, hem
    küresel hem de mahalli anlamda “özgün bir alem” içinde kendine yön vermek
    zorunda olduğundan, günümüzün karmaşık kültür ve dinî yapıları içinde dengesini
    korumak ve gelecekteki yönünü belirlemek için yeni bilişsel haritalara
    (cognitive mapping) ihtiyaç duyacaktır. Zira Dinler Tarihi’nin yeni metodolojik
    çalışma alanlarından bazısı, geleneksel dini araştırırken bazısı ise
    dindarların tüm maddi ve manevi yönlerini, öznellik-sübjektiflik ikilemlerini,
    sürekli karşılaşmalar ve değişimler içindeki modern dönemi yaşamaya anlamaya ve
    yorumlamaya çalışmaktadır
    [137].
    Dinler Tarihi, bir kimlik ve farklılık bilimi olarak çeşitli dinleri ve somut
    olarak dindarların hayat görüşlerini incelediği için ileri dönem
    sömürgeciliğin (post-colonialism) meydan okumasına karşı dikkatli olmak ve
    kendi stratejisini, insanın doğasına ait hassas temas noktalarına uygun olacak
    şekilde yeniden belirlemek zorundadır.



    Ancak
    bunu yaparken şu unutulmamalıdır; üçüncü dünya ülkelerindeki Dinler Tarihçiler,
    -belki kendilerince haklı olarak-dinleri hakkında eserler kaleme alan eski
    sömürgeci ülkelerdeki bazı Dinler Tarihçilerini metodolojik açıdan sömürgecilik
    dönemini sürdürmekle, hatta yeni bir sömürgeciliği çağrıştıracak şekilde
    dinleri hakkında kurgusal veya masa başı bilgiler vermekle suçlayabilirler[138].


    F. İdeoloji[139]





    Bir
    yaklaşım kategorisi olarak ideoloji, baskın bir siyasi gündeme sahip olan ve
    kendi görüşleri etrafında birleştirici, evrenselleştirici, meşru kılıcı,
    rasyonelleştirici ve doğallaştırıcı bir kavram şeklinde tanımlanır. İdeoloji,
    muhtelif sosyal ve tarihsel farklılıkları en aza indirgemek ve homojenlik
    sağlamak için vardır[140].



    Bu
    bağlamda metodolojik açıdan ideolojiyi şu şekilde kısımlara ayırabiliriz; Din
    –ideoloji ilişkisi, Dinler-ideoloji ilişkisi ve Dinler Tarihi-ideoloji
    ilişkisi.



    Tarihçesi
    açısından ideoloji, modern bir sosyal bilimler kavramı olup, Dinler Tarihçi’nin
    kendi konteksine bağlı niyetini ortaya çıkaran en önemli kelimedir. Bir düşünce
    tarzı, bir hayat görüşü ve siyasi bir hareket alanı olarak ideolojiyi aynı
    zamanda bir kategori şeklinde 1789 Fransız Devrimi’ne kadar götürenler bulunur.
    Fransız filozoflar kendi yeni bilimleri için kullanmak isterlerken I.
    Napoleon’un müdahalesiyle kelime siyasal ve kamusal bir ilişkilendirmeyle
    sınırlı kalmış[141],
    kelime orijinal felsefi anlamını kaybetmiş ve polemik bir slogan haline
    dönüşmüştür. Söz gelişi Marx ve Engel, ideoloji kelimesini benimsemiş ve
    günümüz anlamına onu çekmişlerdir[142].



    Kavramı
    eleştirenlere göre ideoloji, gerçeklikle uyum içinde olmamak demektir.
    Buna göre tüm metafizik ve teolojik iddialar, gerçeklikle bir uyumsuzluk içindedir
    ve dolayısıyla ideolojiye aittir. Zira bu iddialar, kendi sübjektif değer
    yargılarını, objektif bir ortamda izah ederken toptan yitirirler. Aslında
    kelime nötr anlama daha uygundur ve kelimenin kökü de bunu göstermektedir
    (ideos+logos= fikirler bilimi). Ancak bu anlamı geliştiren bir düşünür ne yazık
    ki yoktur. İdeolojiye olumlu yönde anlam yüklemeye çalışan ve onu Dinler Tarihi
    için bir araç olarak kullanmak isteyen Çağdaş Dinler Tarihçi Kurt Rudolph
    ideolojiyi, tarihsel açıdan teşekkül ettirilen ve özel, belli bir dünya
    görüşüne dayandırılan ve beşer düşüncelerini, algılarını ve tavırlarını
    etkilemeye ve sabitlemeye çalışan beşeri kavramlar bütünü
    olarak tanımlar
    [143]


    Rudolph,
    Chicago Üniversitesi’nde verdiği Haskell Konferanslar dizisinde Dinler Tarihi’nde
    metodolojik bir sorun olarak ideoloji sonuna değinmiş ve günümüz sosyal
    bilimlerinde hakim bir ideolojiler kritiğinden (ideologiekritik)
    bahsetmiştir. Rudolph, bu yaklaşımla, teorik ve mantıksal bir ideolojiler
    tenkitini öne sürmektedir. Ona göre felsefi, sosyolojik, tarihsel ve siyasi
    ideoloji kritiği yaklaşımları bulunabilir. Bunlar bazen iç içe de girmiş
    olabilirler. Dinler Tarihi, bu ideoloji kritik türlerinden en fazla sosyolojik
    ve tarihsel olanlarla birlikte anılabilir. Böyle bir kritik, tarihsel ve
    filolojik açıdan kaynak ve geleneklerin
    kritiğini de beraberinde getirecektir. İdeolojiler kritiği, bu bakımdan
    dinlerin kritiği anlamını da taşıyacaktır. Ancak bunu yaparken dinî geleneği
    siyasi saiklerden arındırma görevi, Dinler Tarihi’ne yüklenmemelidir
    [144].


    Rudolph’a
    göre, tarihçesi açısından ideoloji terimi ilk defa felsefe, sosyoloji, sanat
    tarihi ve edebiyatta geliştirilmiş ve bu alanlara önemli metot katkısı
    sağlamıştır. Ancak Dinler Tarihi böyle bir tenkitten yoksundur. Ona göre bunun
    başlıca sebebi, disiplinin kendine özgü tarih ve metoduna dayanmaktadır. Ancak
    artık bu disiplin için de bir ideolojiler kritiğinin kurulmasının vakti
    gelmiştir ve böyle bir disiplin sadece bilimsel bir bakış açısı sağlamayacak
    aynı zamanda siyaset ve sosyal gerçeklikle ilgili sorunlara da önemli çözümler
    sağlayabilecektir[145].



    Rudolph,
    öncelikle din ile ideoloji arasındaki ilişkiyi belirlemeye çalışır. Ona
    göre “din” kelimesi öncelikle tekil olarak anlaşılmalıdır. Bu bağlamda dinlerin
    tarihi, bir anlamda dinî olguya ait ideolojiler tarihi olarak
    algılanabilir. Yine ona göre gerçekte din, kısmen belli bir ideoloji altında
    tasnif edilebildiğinden, dinî ideoloji, çoğu kez dinin tek ama önemli bir
    boyutunu oluşturacaktır
    [146].
    Rudolph’a göre, din, aynı zamanda dindarına ideolojik açıdan tenkitçi bir
    bilinçliliği aşılar. Dinî tarih içinde kritiği öne çıkaran dinlerden
    bahsedilebilir. Söz gelişi Akhenaton’un dinî devrimi, gizemli kültler ve
    Zerdüş’ün tutumu gibi. Hatta Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm gibi kitap
    sahibi dinler, kendi kritiğini kendi bünyesinde ve acımasızca yapar
    [147].


    Sonuç
    olarak Rudolph, Dinler Tarihi’nin ideolojik açıdan tenkide tabii tutabileceği
    beş alana sahip olduğunu belirtir; a. Dinî geleneklerin kritiği; bu alan tüm
    dinî-tarihsel araştırmaların içkin alanıdır ve bu yüzden geçmişten daha
    etkindir. Bu alan, daha yoğun ve aktif olarak kritiğe tabii tutulmalıdır. b.
    Din dışındaki gelenek unsurlarının tenkit edilme işi, çağdaş dinlerin kendini
    anlamasına yardımcı olabilir. c. Dinler Tarihi, din-siyaset ilişkisinin
    yakınlığını ve sürekliliğini tenkit edebilir. d. Dinler Tarihi, din- ekonomi,
    din-sosyal yapı, din-eskatoloji konularına yönelik kavramların kullanılma
    biçimlerini tenkit edebilir veya onların anlamlandırılmasına yönelik yeni
    teorik bakış açıları kazanabilir. e. Dinler Tarihi, ideolojik kritik yaklaşımı
    ile sahte dindarlara, kripto-dindar akımlara hatta gizli dinî akımlara
    yönelecek şekilde kendi odağını genişletebilir. Çünkü sadece tarihsel mukayese
    metoduyla bu akımlar incelenemezler, onlar ancak ideolojik söylemleriyle
    anlaşılabilirler. Hatta bu kritik yaklaşımı, buralarda yaşayan sıradan
    insanlara kendi geleneklerine yönelik yeni, kritiksel ve yeniden yorumlanmayı
    isteyen yaklaşımlar geliştirmesine yardım edebilecek ve kendi geleneğini daha
    iyi kavramasını kolaylaştırabilecektir[148].



    Rudolph’un
    önerisiyle Dinler Tarihi içinde bir ideoloji kritiği biliminin ikamesi
    yoluyla dinleri bulunduğu çevreye ait ideolojiler olarak anlamaya çabalamak,
    öncelikle Dinler Tarihi’ni özgürleştirebilir ve hemen göze çarpan bir unsur
    olarak dinlerin cemiyet içindeki rollerini ve kavram olarak onun anlamını
    bulmamızı daha etkin olarak kolaylaştırabilir
    [149].
    Bunun yanında karşılıklı önyargıların ve yanlış anlamaların ortadan
    kaldırılması ancak dinî ikrarların veya geleneklerin tenkite açık bir şekilde
    rölativize edilmesiyle mümkün olacağından ideolojik tenkit devreye girmelidir.
    Bu yüzden metodolojik açıdan Dinler Tarihi’ne dayanan özgün ideolojiler
    kritiği gibi bir disiplin
    , tüm insanların müşterek geleceği için olumlu bir
    uğraş alanı olabilir
    [150].


    Çağdaş
    Din Fenomenoloğu Richard Kearney, dinler bağlamında ideolojinin amacını, din
    hakkındaki gerçek kullanımların tam olarak sağlanması ve onun ideolojik
    suiistimallerinin önüne geçilmesi olarak açıklar. O, ideolojiyi Dinler
    Tarihçi’nin teorik ve metodolojik gerçekliğe ulaşmasına yardımcı olacak bir
    vasıta olarak zaruri görür[151].Aslında
    bir dine “dışardan” yaklaşmak çok önemli bir din bilimi problemidir. Çünkü
    incelediği dine samimiyetle inanandan farklı bir çevreden bakmaktadır. Zaten
    din bilimlerinin terminolojisi tartışmalara açık, normatif değer yargılarını ve
    ön kabulleri yansıtmaya oldukça müsait görünmektedir. Bu bağlamda ideolojiye
    saplanmak, bazıları için kaçınılmaz bir olay gibi görünebilir. Zaten Dinler
    Tarihi dahil din bilimlerinin doğuş dönemlerinde evrimci, pozitivist fikirler
    yaygın idi. Özellikle evrimciler, dinleri, tarihsel, coğrafî ve kültürel
    bakımdan tasnif ederken kendi zihniyetlerine uygun terimlerle sistematize
    ediyorlardı[152].



    Bunun
    yanında ideolojiyi olumsuz anlamda ele alan Dinler Tarihçiler de vardır.
    Söz gelişi Kuzey Amerika Dinler Tarihi
    Cemiyet Başkanı ve IAHR’nin muhasebeden sorumlu yönetim kurulu üyesi
    Gary Lease’e göre ideoloji, teori ile pratik veya fikir ile gerçeklik arasındaki mevcut boşluğu
    öngörür. Dinler Tarihi bağlamında ideoloji kavramı ise, Dinler Tarihçi’nin
    zihninde oluşan kendine özgün illüzyon formuna işaret edecektir. Bu illüzyon
    öyle bir inançtır ki fikirlerin, beşer siyasetinde ve tarihinde başlıca unsur
    olduğuna kanidir. Lease’e göre mantıksal imkanına rağmen ideoloji kavramı,
    disiplin için hala çok sorunludur.
    [153].
    Zira Lease için Dinler Tarihi’nin temel alanı olan din, iki önemli açılıma
    sahiptir; bir dini yaşamak ve bir dini araştırmak. İki yaklaşım biçiminden
    birini uygularken, eğer din kavramını bir ideoloji olarak ele almış olsak, o
    zaman hem çağdaş hem de gelecekteki Dinler Tarihi çalışmaları için olumlu veya
    olumsuz önemli istikamet kaynakları önümüze çıkacaktır; mesela dinlerin doğal
    tarihi ile din ile hukuk veya din ile siyaset arasındaki etkileşimin izini
    sürmek ve sonuçta biyolojik bir alan içinde din teorisini ortaya koymak bu
    istikametten sadece biridir. Aslında bir dinin tabii tarihi, diğer din
    mensupları için asla objektif bir gerçeklik değildir. Aksine bu tarih, öteki
    kişi için objektif açıdan incelenmesi gereken, “sıradan” bir tarih ve
    “iddialardan” ibarettir. Bunun bilincinde olan gerçek bir Dinler Tarihi, şunu
    peşinen kabul edecektir; gerçeklik tercihi, diğer nispi gerçekler üzerinde
    baskı kuracak bir hegemonyayı asla kabul etmeyecektir. Bu yüzden ideoloji
    olarak dayatılmak istenen bir din bilimi, belli bir dinin veya soyut bir din
    olgusunun gerçekliğine tam şahitlikte bulunamaz
    [154].


    Çağdaş
    Dinler Tarihçiler bazı meslektaşlarını, olumsuz anlamda ideolojik davranmakla
    itham edebilmektedirler. Hatta ideolojik bir ayırım olarak Dinler Tarihçileri
    arasında mahalli ve yerli olmak (indigenous) ile küresel olmak (homogenious),
    çağdaş bir metodolojik tartışma olarak sürerken, özellikle Dinler
    Tarihçileri’nin kendi milliyetlerini öne çıkaran durumlarda ideolojik
    eleştiriler yükselebilmektedir. Bu bağlamda Dinler Tarihçi, bazen tartışmanın
    odağında olma veya eleştiren olma [içerden/dışardan (insider/outsider) olma]
    statüsünü de kazanabilmektedir. Söz gelişi klasik dönemde Max Müller’in Aryan
    ırkının üstünlüğünü savunduğu iddiası veya Heindrick Frick’in Nazi Öğretmenler
    Birliği ve Nazi SS üyesi olduğu veyahut Georg Dumezil’in Nazi şovenizmini
    benimsediği gibi suçlamalar hala ideolojik ajanda içinde sıcaklığını
    korumaktadır. Günümüzde ise en canlı örnek, Eliade’nin, eserlerinde Romanya
    arka planında ideolojik davranmakla itham edilmesidir. Eliade’ye yönelik
    ithamları açmak istediğimizde, onun suçlandığı ideolojiler arasında Romanya
    milliyetçiliğine dair görüşlerinin başta geldiğini görürüz. Mesela Eliade, bir
    milletin özünü, öncelikli olarak entelektüel elit tabakanın ve reçberlerin
    oluşturduğunu ileri sürmektedir. Ona göre birinci tabaka (elit), kültür yaratma
    ( söz gelişi roman ve müzik ) yeteneğine bağlı olarak bu işi yaparken, ikinci
    (reçber) tabaka, arkaik değerleri modern zamanlara taşıma yeteneğiyle bunu
    başarır
    [155].
    Russell McCutcheon gibi bazı Çağdaş Dinler Tarihçiler
    [156],
    bu veya benzeri cümlelerini fazlaca ideolojik bulduklarını söylerler.
    McCutcheon’a göre Eliade’nin de içinde bulunduğu bir grup Dinler Tarihçi, din
    konusunda olduğu gibi pek çok olgu konusunda görüşlerini açıklarken, onları
    kendi kişisel sosyal kimlik ve statülerinin gelişim süreci için ele
    almaktadırlar
    [157].
    Eliade’nin Chicago Üniversitesi’ndeki haleflerinden olan Jonathan Z. Smith ise
    onun metodolojisini ideoloji içine tamamen gömülmüş bir yaklaşım olarak
    tanımlar. Ona göre Eliade metodolojisi, oldukça fazla romantik ve neoplatonik
    idealizm unsurları da taşır. Bu metodolojinin en önemli yönü, Dinler
    Tarihi’nden tarihsel unsurları dışlamaktır
    [158].


    Dinler
    Tarihçilerin ideolojiyle suçlanmaları bu kadarla sınırlı değildir. Özellikle
    Komünizmin hakim olduğu dönemlerde Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa
    ülkelerindeki pek çok meslektaşımız Dinler Tarihi’ni bilimsel ateizm
    yaklaşımıyla ve kilisenin yokedilmesine dayanan ideolojik bir anlayışla ele
    almaktaydılar. Hatta Berlin Duvarının yıkılmasından sonra pek çok Doğu Alman
    Dinler Tarihçi, Stasi (Doğu Alman gizli servisi) veya KGB ajanı olmakla
    suçlanmışlardı. Onların kendilerini savundukları tek şey, komünist ideolojiye
    mecbur kalmaları olmuştu. Aynı ideolojik dayatma, Komünist Çin’de de söz
    konusuydu. Bu ülkede Dinler Tarihi çalışmaları, 1964 yılında kurulma
    direktifini bizzat lider Mao Tse-tung’un verdiği Dünya Dinleri Araştırma
    Enstitüsü
    tarafından yürütülmekteydi. Bu kurum, din olgusu tenkit etmek ve
    ateizmi desteklemek gayesi ile komünist ideolojinin menfaatine çalışmalar
    yapmaktaydı
    [159].


    Özellikle
    90’lardan sonra Dinler Tarihi’nin Batılı olmayan mensupları, Avrupalı
    meslektaşlarını son asır içinde yoğun olarak metodolojilerde ideolojik
    davranmakla suçlayabilmektedirler. Söz gelişi İslam dünyasındaki bilim
    adamları, diğer batılı olmayan din bilginleriyle beraber, Dinler Tarihi’nin
    batıdaki arka planı ve oluşum sürecini değerlendirerek bu disipline ve
    metodolojisine şüphe ile yaklaşabilmektedirler. Bu bilimadamlarından biri olan
    din bilimci Kamaruzaman’a göre Batılı din metodolojileri, temelde din
    karşıtıdır ve bunu felsefi zemin ve bakışla tarihsel evrim fikriyle
    desteklerler. Yine ona göre Batılı Dinler Tarihçilerin objektiflik ve
    tarafsızlık iddiaları tamamen asılsızdır; zira konular ve fenomenler,
    soyutlanmakta ve bağlamlarından koparılmakta, bilhassa fenomenler, sadece zihnî
    açıdan ele alınmakta ve sadece rasyonel analiz yöntemlerine uygulanmaktadır.
    Son olarak diğer dindarların hassasiyetini ihmal ve inkar eden hatta onları
    tahkir eden yöntemlerle yaklaşan batılı metodolojiler, bu dindarlara konuşma
    fırsatı bile vermemekte hatta kendileri dışındaki dinlere pragmatik olarak
    yaklaşmakta, onların gerçek ve meşru varlıklarını inkar etmektedirler[160].



    Nitekim
    “içerden” bir Dinler Tarihçi olan J. Waardenburg bile bilimsel araştırmaların
    çok dağınık ideolojik amaçlar için kullanılmasının tehlikelerini sezmiş ve
    böyle bir amacın, başta din olgusu olmak üzere bazı temel dinî fenomenlerin
    anlamlarını bozacağından endişe etmiştir. Ona göre günümüz çalışmalarında ele
    alınan bazı çok önemli din kategorilerinde ideolojik yaklaşımlar hemen
    göze çarpar. Elde edilen çok yönlü bilgiler, insanı güce ve güçlü olduğunu hissetmeye
    götürmektedir. Ancak din ve dinler hakkındaki gerçek bilgi, bu gücü kendi
    yolunda gitmesi için vardır ve bu uğurda kullanılmalıdır. Yine de ona göre
    günümüzde bazı çağdaş din bilimi tartışmaları, çoğu kez ideolojik açıdan belli
    gerçekleri gizlemek için kullanılabilmiştir
    [161].

    Amerikan
    Dinler Tarihçi Kitagawa, onlarca yıl önce bile Dinler Tarihi içinde ağırlıkla
    hissedilen Batılı ve Avrupalı olma unsurunun, Dinler Tarihi içinde önemli bir
    sorun olacağını sezmiştir. Ona göre bu unsurlar, disiplinin temel yapısı ve
    oryantasyonuna yön verecek kadar etkilidir. Bu yüzden ona göre Dinler Tarihi,
    tüm dinleri kapsayacak bilimsel bir inceleme kalıbının gerçekleşmesi için
    Batılı olmayan Dinler Tarihçilerinin eleştirilerine kulak vermeli ve bu
    eleştiriler ışığında yapılan yorum kategorilerini ve metotlarını yeniden gözden
    geçirmelidir[162].

      Forum saatı: C. Okt. 20, 2017 5:54 pm